2008 krizi

Please download to get full document.

View again

of 11
All materials on our website are shared by users. If you have any questions about copyright issues, please report us to resolve them. We are always happy to assist you.
Similar Documents
Information Report
Category:

Economy & Finance

Published:

Views: 0 | Pages: 11

Extension: PDF | Download: 0

Share
Description
Ekonomik kriz dendiğinde neyin anlaşılması gerektiği konusunda bir görüş birliği yoktur.Kimileri durgunluk, kimileri resesyon,kimileri enflasyon,kimileri deflasyonu ekonomik kriz olarak tanımlıyor.Bunlara ek olarak finans kesiminde ortaya çıkan krizlerin her birinin ekonomik kriz olarak tanımlanması gerekliliği de ortaya çıkınca iş biraz daha karışıyor.Bunlardan hangisinin ekonomik kriz olduğunda görüş birliği olmadığı gibi,her birinin tam olarak neyi ifade ettiği konusunda da görüş ayrılıkları var.
Transcript
  • 1. EKONOMİK KRİZ DEYİNCE NE ANLAŞILIR ? Ekonomik kriz dendiğinde neyin anlaşılması gerektiği konusunda bir görüş birliği yoktur.Kimileri durgunluk, kimileri resesyon,kimileri enflasyon,kimileri deflasyonu ekonomik kriz olarak tanımlıyor.Bunlara ek olarak finans kesiminde ortaya çıkan krizlerin her birinin ekonomik kriz olarak tanımlanması gerekliliği de ortaya çıkınca iş biraz daha karışıyor.Bunlardan hangisinin ekonomik kriz olduğunda görüş birliği olmadığı gibi,her birinin tam olarak neyi ifade ettiği konusunda da görüş ayrılıkları var. Ekonomik kriz, tüketici talebinde ve firmaların yatırımlarındaki büyük düşüş, yüksek oranlı işsizlik ve dolayısıyla yaşam standartlarının düşmesi biçiminde ortaya çıkabilir. Bu tür ekonomik krizlere genellikle finansal piyasalardaki belirsizlikler ve hisse senedi fiyatlarındaki düşüşler ve yerli paranın yabancı paralara göre değerindeki düşüşler ve yerli paranın yabancı paralara göre değerindeki düşüşler eşlik eder. Bazen krizler doğrudan doğruya finansal sektörden kaynaklanabilir. Yani krizler reel kesimden başlayıp finans kesimini vurabileceği gibi tam tersi de olabilir. Çok ağır bir ekonomik kriz söz konusuysa sonuçta bir resesyon ve borçları ödeyememe (default ) durumu da ortaya çıkabilir. Krizin tanımlanmasında sorunlar olduğu gibi, kriz, dalgalanma, çöküntü gibi ifadeler arasında da farklılıklar var. Örneğin 2007’ de ABD piyasasında yaşanan subprime mortgage kredilerindeki batışların yol açtığı küresel sarsıntı o haliyle kalmış olsaydı ona kriz yerine dalgalanma denecekti. Ama gelişim 2008’de mortgage kredi piyasasının iki dev kurumu Fannie May ile Freddie Mac’in kamu kesimince devralınca ve bu banka batışlarına yayılan bir süreç halini alınca kriz denmeye başlandı. (Fannie Mae ve Freddie Mac, Federal Amerikan hazinesinin “zimmi” güvencesiyle piyasaya çıkardıkları ipotekli kredi (mortgage) teminatlı tahvillerle (mortgage backed securities ) fon toplarlar ve bu topladıkları fonlarla bankaların ABD vatandaşlarına çıkardıkları uzun vadeli ipotekli konut kredilerini satın alırlar. Satın aldıkları kredileri paketleyip daha önce bahsedilen tahvillere çevirirler. ABD’nin ikincil ipotek kredisi piyasasının en büyük oyuncularıdırlar. Amerikan hazinenin verdigi zimmi garantiden ötürü (mevduat sigortası gibi), bu kuruluşların çıkardıkları bonoların getirileriyle Amerikan hazine bonoları ve tahvillerinin getirileri arasındaki fark çok azdır.) Örneğin ABD’de resesyonu saptamakla resmen görevlendirilmiş olan NBER ( National Bureau of Research ) iki çeyrek üst üste eksi büyüme yaşanması halini resesyon olarak tanımlıyor. Oysa birçok iktisatçı resesyonun yalnızca büyümeyle değil aynı zamanda işsizlikle de tanımlanması gerektiğini öne sürüyor.Örneğin 2008 yılının ortasında ABD’nin yıllık büyüme ortalaması yüzde 2,8 çıkmışken yıllık baza dönüştürülmüş işsizlik oranı da yüzde 6,1 olarak belirenmişti. Büyümeye bakarsanız NBER’nin tanımladığı resesyonla hiç bir ilgisi olmadığı gibi ABD’nin yüzde 2-3 aralığı olarak belirlenmiş olan potansiyel büyüme oranının da üstünde kalıyor, buna karşılık işsizlik oranı son yılların rekorunu kırıyordu. Bu durumda 2008 yılının üçüncü çeyreğindeyken ABD ekonomisinin resesyonda olup olmadığı sorusunun yanıtı verilemiyordu. Bu sorunun yanıtını aramaya bazı tanımlara bakarak başlayalım. Durgunluk dendiğinde bir ekonomide büyüme hızının sıfıra düşmesi ya da sıfıra yaklaşması anlaşılır. GSYH’si; yani bir yıl içinde ürettiği bütün mal ve hizmetlerden piyasa fiyatı cinsinden değerleri toplamı 200 milyar dolar olan bir ekonominin bir sonraki yıl yine aynı değerde GSYH yaratması o ekonominin durgunluk içinde olduğunu gösterir. Burada sözünü ettiğimiz değer enflasyondan arındırılmış olan reel değerdir. Durgunluk genellikle işsizler için yeni iş imkanları yaratılamamasıyla birlikte gelişir. Resesyon ise bir ekonomide büyümenin eksiye düşmesi demektir. Bu gelişme genellikle işsizlik oranındaki artış eşlik eder. Bunu biraz daha geniş bir çerçeveye oturtursak tanımı şöyle yapmak daha doğru olur. Resesyon, konjonktür dalgasının en düşük olduğu düzeydir. (Konjonktür Iktisadi hayatın iyileşme ve kötüleşme konusunda gösterdiği değişikliklerin (dalgalanmaların) hepsine verilen ad.Konjonktürün hareketleri; canlanma (recovery), yükselme (boom), burhan (crisis) ve durgunluk (depression) safhalarından meydana gelir.
  • 2. Sanayileşmiş ülkelerde, bu devreler çeşitli zaman dönemlerinde yaşanmıştır. Günümüzde milli gelir, üretim, fiyat ve yatırımlarda böyle dalgalanmalar görülmekteyse de hareketler kısa dönemde olmaktan çıkıp, uzun dönemli hale gelmiştir.) Bu düzeyde çoğu makroekonomik gösterge ( GSYH, istihtam, talep, vb. ) düşüş halindedir. Bunlardan hangisinin kriz sayılacağı süreye, büyüklüğe ve yarattığı etkiye göre değişir. Bazen Japonya’nın yaşadığı durgunlukta olduğu gibi uzun süreli bir durgunluk dönemi tam anlamıyla kriz yaratmazken bazen kısacık bir resesyon kriz yaratabilir. Ekonomiler büyüme ve enflasyonla ilişkilerine göre dörde ayrılırlar: (1) Bir ekonomi sıfır enflasyonla büyüyorsa orada enflasyonsuz büyüme geçerlidir. (2) Bir ekonomide hem reel büyüme hem de enflasyon varsa enflasyonlu büyüme söz konusudur. (3) Bir ekonomide reel büyüme sıfır ya da sıfıra yakınken enflasyon varsa stagflasyon durumu geçerlidir. (4) Bir ekonomide GSYH reel olarak küçülürken enflasyon da ortaya çıkıyorsa o ekonomi slumpflasyon ile karşı karşıyadır. Yukarıdaki örneklerden ilkine yakın geçmişte Japonya’da rastlandı. Japon ekonomisi geçtiğimiz yılların bazılarında sıfır enflasyona karşın sıfırın biraz üstünde reel büyüme gerçekleştirdi. İdeal durum, düşük bir enflasyon olsa bile mümkün mertebe yüksek büyümeyi sağlayan denge hali olduğu için Japonya’nın durumu tercih edilen bir denge değildi. İkinci örnek yani enflasyonlu büyüme durumu dünyada en çok rastlanan denge halidir. Türkiye uzun yıllardır böyle bir denge içinde bulunuyor. Son altı yılda bir yandan yüzde 6,5 dolayında büyürken bir yandan yüzde 13 dolayında ortalama enflasyon yaşadık. Üçüncü durum yani stagflasyon da oldukça sık rastlanan bir denge halini ifade eder. Stagflasyon iki ayrı sözcüğün birleştirilmesiyle oluşturulmuş bir sözcük. İlk bölümü durgunluk anlamına gelen stagnation’dan, ikinci bölümü de enflasyondan alınmış. Durgunluk içinde enflasyon anlamına geliyor. Yani reel ekonomik büyüme olmaksızın fiyatların artmaya devam etmesi halini ya da GSYH’nin nominal olarak büyümesine karşılık reel büyümemesi halini ifade ediyor. Türkiye, stagflasyon benzeri ekonomik koşullarla geçmişte birkaç kez karşılaştı. Bnlardan biri 1991 yılıdır. 1990 yılı GSYH’mız cari fiyatlarla 397,2 milyar TL idi (152 milyar dolar ). 1991 yılı ekonomik büyümemiz yüzde 0,4, enflasyonumuz yüzde 71, GSYH’miz 634,4 milyar TL (151,8 milyar dolar ) olmuştu. Yani ekonomi büyümeden kaldığı halde enflasyon yüzde 71’lere geldiği için, dolar cinsinden değişmeyen GSYH, TL cinsinden büyümüş görünüyordu. Dördüncü durum yani slumpflasyon ekonomik dengesizliğin en korkutucu halidir. Slumpflasyon da stagflasyon gibi iki sözcükten oluşuyor. Slump; batma, çökme anlamına geliyor. Enflasyonla birleştirildiğinde çöküş içinde enflasyon gibi bir anlam çıkıyor. Yani ekonomi küçüldüğü halde enflasyon olgusunun varlığını ifade ediyor. Türkiye ekonomisi geçmişte slumpflasyonla birkaç kez karşılaştı. En yakın olanı 2001 krizi sonucunda yaşanan krizdir. Cari fiyatlarla GSYH’miz 2000 yılında 166,7 milyar TL, sabit fiyatlarla 72,4 milyar TL idi. Buna karşılık 2001 yılında yüzde 50’nin üzerindeki enflasyona eşlik eden yüzde 5,7’lik bir küçülme yaşayan ekonomide GSYH cari fiyatlarla 240,2 milyar TL, sabit fiyatlarla 68,3 milyar TL olmuştu. Yani nominal olarak büyümüş görünen Türkiye reel olarak küçülmüştü. Ekonomik kriz tanımından yola çıktığımıza göre bir de mali sektör krizi ve reel sektör krizi arasında ayrım yapmamız gerekecek demektir. Mali sektör deyimiyle kastedilen bankalar, sigorta şirketleri, leasing, faktoring şirketleri, yatırım fonu yönetimi şirketleri gibi kuruluşların bulunduğu sektördür. Eğer ekonomik kriz bu sektörden başlamışsa buna mali sektör krizi ( ya da aynı anlama gelmek üzere finansal kriz ) adı veriliyor. Bu tür krizler daha çok borsalarda yaşanan büyük değer kayıplarıyla veya bankacılık sektöründeki paniklerle ya
  • 3. da dövize yönelişle doruk noktasına ulaşıyor. Bu tür krizler sonuçta devletlerin veya kuruluşların borçlarını ödeyemez noktaya gelmesine kadar ulaşılabiliyor. Örneğin bankaların, yaptıkları yanlış yatırımlar sonucunda uğradıkları zararlar sonucunda batmaları bir mali sektör krizinin tipik görünümüdür. Buna karşılık bankaların verdikleri kredileri geri alamamaları sonucunda zarara uğramaları ve mevduat sahiplerinin paralarını ödeyememeleriyle başlayan bir krizin mali sektör krizi mi yoksa reel sektör krizi mi olduğu, daha yakından incelenmesi gereken bir konudur. Eğer bu durum reel sektör şirketlerinin aldıkları kredileri geri ödeyememelerinden kaynaklanıyorsa o zaman ortada bir reel sektör krizi var demektir. Türkiye’nin 2001 yılında yaşadığı ekonomik kriz bir mali sektör kriziydi. Bankalar, bir yandan yüksek tutarlı açık pozisyon riski taşırken, bir yandan da mevcut fonlarını sınırlı sayıda kuruluş ve kişiye yöneltmiş ve geri alamaz duruma düşmüşlerdi. Iktisatçılar, herhangi bir finansal varlığın ( tahvil, bono, hisse senedi gibi ) fiyatının o kağıdın dayandığı reel varlığın gelecekteki gelir akımının üstüne çıkması haline balon adını veriyorlar ve bu tür balonların yaygınlaşması ve büyümesi sonucunda bir finansal krizin çıkacağı inancını taşıyorlar. Bilinen en büyük balon 1929 büyük dünya krizi öncesinde borsada yaşanan gelişmeyle ortaya çıkmıştır. Daha yakın zamandan örnekler arasında konut fiyatlarının şişkinliğine dayanan krizler ön plana çıkmaktadır. 1980’lerdeki Japonya krizi ve şu anda yaşadığımız kriz asıl olarak konut fiyatlarının şişmesine bağlı gelişmeler sonucu ortaya çıkan balonlardan oluşmuştur. KRİZLERİN KAPSAMI Ulusal Ekonomik Kriz Kapitalizm küreselleşmeden önce çoğu kriz çıktığı ülkeyle sınırlı kalırdı. Bunun belki de en büyük istisnası 1929 büyük dünya krizidir. Bununla birlikte o dönemde dünyanın önemli bir bölümü sosyalist sisteme bağlı olduğu ve piyasa ekonomisinin dışında bulunduğu için krizin bütün dünyayı kapsaması söz konusu olmamıştır. Bugün bile bazı krizler çıktığı yerle sınırlı kalabiliyor. Eğer krizin çıktığı ülke göreli olarak küçük bir ekonomiye ve dünya ticaretinde küçük bir paya sahipse kriz o ülkeyle ve yakın ekonomik ilişkide bulunduğu ülkelerle sınırlı kalabiliyor. Buna bir örnek olarak 2001 Türkiye krizini verebiliriz. Türkiye’deki bankacılık krizi Rusya ile Türkiye’ye komşu Ortadoğu ülkelerinde bazı etkiler yaratmış, ondan öteye bir sıçraması olmamamıştır. Bölgesel Ekonomik Kriz Bazen bir ekonomide başlayan kriz ilişkili öteki ekonomilere de sıçrayarak bir bölgesel kriz halini alabiliyor. Buna bir örnek olarak 1997 Asya krizini verebiliriz. Bu krizde Tayland’da başlayan krizin Singapur ve Hong Kong gibi bölgenin güçlü ekonomilerine de sıçramış olmasının altında yatan başlıca neden, yatırımcıların o bölgeyi ayrı ayrı devletler olarak değil bir bütün olarak görmesinden kaynaklanmıştır. Sonuçta kriz bütün bölgeye ve bütün işlemlere yayılmış, hatta küreselleşme eğilimi göstermiştir. Küresel Ekonomik Kriz Sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve kapitalizmin küreselleşmesiyle birlikte özellikle büyük ekonomilerde çıkan ekonomik krizler küresel alana kolaylıkla ve hızla yayılır olmuştur. Yani dünyanın artık neredeyse onda dokuzu piyasa ekonomisi sistemi içinde ve sermaye hareketlerini serbest bırakmış konumda olduğu için krizin yayılması çok daha büyük bir olasılık haline gelmiştir. Buna örnek olarak 2007 yılında ABD’de mortgage kredileri krizi olarak ve benzer nedenlerle İngiltere’ye sıçrayan ekonomik kriz 2008 yılının ikinci çeyreğinde küresel bir krize dönüşmüştür. Başlangıçta bu krizin Çin, Hindistan, Rusya ve Brezilya başta olmak üzere gelişme yolundaki ülkeleri pek etkilemeyeceği düşünülürken, bu tahmin gerçekleşmemiş ve bütün ülkeler krizden etkilenmişlerdir. EKONOMİK KRİZLERİN BULAŞICILIĞI Sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı küresel sistemde krizlerin küreselleşmesi çok daha kolay ve hızlı oluyor. Bir başka ifadeyle krizler artık bulaşıcı hale geldi. Kapitalist sistem küreselleşmeden önce krizlerin bu tür bulaşıcılığı çok daha sınırlıydı. Eskiden örneğin
  • 4. Japonya’da yaşanan kriz Japonya ile ya da en fazla bölgede sınırlı kalırdı. 1990’larda Japonya büyük bir mali kriz yaşadı. Bu kriz o zamana kadar dünyanın en büyük bankaları arasında yer alan Japon bankalarının bir bölümünün batmasına, bir bölümünün başkalarıyla birleşmesine yol açtı. Buna karşın kriz küreselleşmedi ve Japonya ve çevresiyle sınırlı kaldı. Oyasa günümüzde sermaye hareketlerinin serbest kalması sonucu dünya finansal sistemi çok daha iç içe girmiş durumda olduğu için bu tür br kriz hemen bütün dünyaya yansıyıp küresel bir görünüm alıveriyor. 2008 KRİZİ 2008 yılının eylül ayında önce ABD’ de patlayan, sonra dalga dalga bütün dünyaya yayılan küresel krizin kökeninde tarihin en büyük gayrimenkul ve kredi balonu yatıyor. ABD’deki mortgage piyasası yaklaşık 10 trilyon dolarlık bir büyüklüğe ulaşmış ve bu haliyle dünyanın en büyük piyasası olmuştu. Başlangıçta mortgage kredilerinin büyük ağırlığı, yüksek kaliteli müşterilere verilen kredilerden oluşuyordu. Bunlara ‘’prime mortgage’’ kredileri deniyor. Zaman içinde krediler daha düşük kaliteli müşterilere de yönelmeye başladı. Bunlara da ‘’subprime mortgage’’ kredileri deniyor. 2008 ortasında ABD’de subprime mortgage kredilerinin hacmi 1,5 trilyon dolara kadar yükselmişti. ABD’de faizler geçmişte son derecede düşük düzeylerde olduğundan, subprime mortgage kredilerini kullanan düşük gelirli gruplar büyük ölçüde değişken faizli kredileri tercih etmişlerdi. FED’in son dönemde faizleri peş peşe artırmasına konut fiyatlarındaki düşüşün eşlik etmeye başlaması, bu kişilerin aldıkları kredileri geri ödeyememe sorunlarıyla karşılaşmasına yol açtı. ABD’de emlak fiyatlarını ölçmek üzere kullanılan Case Shiller indeksi 2007 ortasından 2008 ortasına kadar yüzde 16 oranında düşüş gösterdiği sırada uzmanlar bu indeksin yüzde 10 oranında daha düşmesi gerektiğini öne sürüyorlardı. Sahibi oldukları emlakların fiyatının yükselmesiyle refahlarının arttığını düşünen ve bu çerçevede borçlanıp para harcayan Amerikalılar için bu büyük bir şok oluşturuyordu. İngiltere’de emlak sahipleri daha da borçluydu. Yani bir anlamda kapitalizmin son yükselişi emlak fiyatlarının şişmesi üzerine kurulmuştu. Emlak fiyatları artıyor, emlak sahipleri kendilerini daha zenginleşmiş hissedip borçlanarak harcamalarını artırıyorlar, bu ekonomiye canlılık getiriyor ve emlak fiyatları daha da artıyordu. Emlak fiyatları arttıkça emlak talebi de artıyor, bu kez emlaka dayalı kağıtlarla yapılan finansal işlemler büyüdükçe büyüyordu. Herkes yatırım amacıyla ikinci, üçüncü gayrimenkulünü alıyordu. Bu alımların altında yatan varsayım bunların günün birinde daha yüksek bedelle satılabileceği varsayımıydı. Bu varsayımın gerçek olmayabileceği anlaşılınca fiyatlar düşmeye ve balon sönmeye yöneldi. 2008 küresel krizi, altında emlak fiyatlarının şişkinliği de olsa, kredinin değil ona dayanılarak yapılan işlemlerin yarattığı bir çeşit kredi krizi olarak tanımlanıyor. Sorunu yaratan şey, kredinin elden ele inanılmaz bir ölçekte el değiştirmesinden kaynaklanıyordu. Bu el değiştirme türev ürünler adı verilen bir finansal buluşla yapılıyordu. Türev ürün, şirketlerin başka işlemlerden doğan risklerini alışverişe konu edebilmelerini sağlayan sözleşmelerdir. Bu sözleşmeler, mortgage kredisini verenin bu krediyi kullanan tarafından geri ödenmemesi riskini üçüncü kişilere, örneğin hedge fonlara devretmeye yarıyordu. Riski devreden kredi kuruluşları çok daha büyük risklere girebiliyor ve krediler ile doğal olarak türev ürünler çığ gibi büyüyordu. Başlangıçta riski devretmeye yarayan ve bu anlamda sistemde bir sigorta işlevi gören türev ürünler giderek kendileri birer risk unsuru olmaya başlamışlardı. Bu ilişkiler açısından baktığımızda, nerdeyse dünyadaki bütün uluslararası çapta işlem yapan bankalar birbirlerine kefil olmuşlar ve bu ilişkilerin en fazla toplandığı banka da Lehman Brothers haline gelmişti. Sözleşmelerin yerine getirilemeyeceği haberi gündeme düştüğünde Lehman Brothers batma olgusuyla karşı karşıya geldi. Bankalara karşı sözleşmelerin koşullarını yerine getiremiyor, gerekli ödemeleri yapamıyordu. Hükümet ve FED bu bankayı kurtaramayacaklarını açıkladılar. Bu açıklama Lehman Brothers’dan alacaklı konumda bulunan bütün bankalar açısından müthiş zararların ortaya çıkması demekti. Aslında balon
  • 5. patlamıştı belki ama patladığının anlaşıldığı an o andır. Makroekonomik açıdan bakıldığında da durum karışıktı. ABD, tarihinin en büyük cari açıklarını veriyordu. Buna karşılık büyük miktarlı fon çekiyor ve bununla cari açığını finanse ediyordu. Sistem kabaca şöyle işliyordu: ABD’li şirketler sermayelerini, teknolojilerini alıp Çin’e gidiyor, orada yatırım yapıp ucuz Çinli emeğiyle üretime başlıyor, ürettiklerini ağırlıkla ABD ve Avrupa pazarına satıyor, oradan elde edilen kazançları da ABD Hazine tahvillerine yatırıyorlardı. ABD’nin cari açığını önemli ölçüde Çinli emeği finanse etmiş oluyordu. Ne var ki bu açığın sonsuza kadar gidemeyeceği, bir yerde ABD ekonomisinde bir düzeltme olması gerektiği de biliniyordu. Yani ABD’nin dış dengesi de bir balon üzerine oturmuş durumdaydı. Bir yandan böyle balonlar olmuşken 2008 yılında petrol, gıda ve metal fiyatları hızla artmaya yöneldi. Bu artışlar mali kesimde zaten oluşmuş kötümser havaya yeni olumsuz beklentiler eklenmesine yol açtı. 2008 krizi büyük ölçüde marjinal alanlara, kişi ve kurumlara verilmiş mortgage kredileriyle ucu bucağı belli olmayan türev ürünler bileşiminin yarattığı bir finansal krizdir. Bu sorunlu alanın bu kadar büyümesinin temel nedeni ise kuralların yetersizliği ve denetimin eksikliğidir. 2008 krizinin nedenlerini bir tek yerde aramak doğru değildir. Ama kuralların uygulanmaması ya da kapsamlarının genişletilmemesi en temel neden gibi görünüyor. Bir önceki dönemin yarattığı kuralları azaltma, serbestleştirme, deregülasyon modasının etkisiyle türev ürünlerin kurala bağlanmasına karşı çıkılmıştı. Krizin gelişme yolundaki ülkeleri de derinden etkilemesinin birçok nedeni var. Her şeyden önce bu ülkelere yönelik sıcak para çekilmeye başlandı. Sıcak paranın kaynağı olan ülkelerde sorunlar çıkınca bu sorunların gelişmekte olan ülkeleri de etkileyeceği korkusu sıcak paranın çıkmasına yol açtı. Gelişmiş ülkelerde büyümenin düşmesi, talebinde gerilemesine yol açınca gelişme yolundaki ülkelerden yapılan ithalatta azalma olmaya başladı. Bu durum gelişme yolundaki ülkelerin dış ticaret gelirlerinin düşmesine ve dolayısıyla ekonomilerinin küçülmeye başlamasına yol açtı. Bütün bu karşılıklı daralma eğiliminin bir sonucu olarak bu kez petrol, metal fiyatları çok hızlı bir çöküş içine girdi. Bu da ayrıca deflasyonist bir etki yaratmaya başladı. 2008 krizinin bütün öteki krizlerden farkı, bunun tam anlamıyla bir küresel kriz olması ve dünyadaki bütün ülkeleri etkilemiş olmasıdır. KÜRESEL KRİZİN TÜRKİYE EKONOMİSİNE YANSIMALARI 2001 yılı sonrasında dünya finans piyasalarında yaşanan likidite bolluğundan yüksek faiz imkanları sunan Türkiye ekonomisi de yararlanmıştır. Yaşanan bu likidite bolluğu küresel krizle birlikte son bulmuştur. Küresel kriz Türkiye’den kaynaklanmasa da, tüm dünya ülkeleriyle birlikte Türkiye ekonomisini de etkilemiştir. Kriz sonrasında uluslararası piyasalardan sağlanan fonların önemli ölçüde azalması sonucunda dış borçlanma maliyetlerinin ve imkanlarının zorlaşması, tasarruf açığı nedeniyle dış kaynak ihtiyacı yüksek olan Türkiye’yi olumsuz etkilemiştir. Ayrıca Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı olan Avrupa ekonomilerinin küresel kriz nedeniyle yaşadığı ekonomik durgunluk, Türkiye ihracatının ve ekonomisinin de yavaşlamasına neden olmuştur.2001 krizi sonrasında bankacılık kesiminde yaşanan yapısal dönüşüm sayesinde; küresel krizin Türk finans sektörüne etkisi diğer ülkelere kıyasla sınırlı kalmıştır. Türk bank
  • We Need Your Support
    Thank you for visiting our website and your interest in our free products and services. We are nonprofit website to share and download documents. To the running of this website, we need your help to support us.

    Thanks to everyone for your continued support.

    No, Thanks
    SAVE OUR EARTH

    We need your sign to support Project to invent "SMART AND CONTROLLABLE REFLECTIVE BALLOONS" to cover the Sun and Save Our Earth.

    More details...

    Sign Now!

    We are very appreciated for your Prompt Action!

    x